Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), halk arasında takıntı hastalığı ya da tekrarlama hastalığı olarak da bilinir ve kişinin günlük yaşamının kalitesini düşürebilecek biçimde etkileyebilen durumdur. DSM-5’e göre obsesyonlar, kişinin zihninde istem dışı beliren ve yoğun sıkıntı yaratan düşünceler, imgeler ya da dürtülerdir; kompulsiyonlar ise bu kaygıyı azaltmak ya da korkulan bir olayı engellemek amacıyla yapılan tekrarlayıcı davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir. Obsesif davranışlar genellikle kirlenme korkusu, zarar verme endişesi, simetri ihtiyacı veya ahlaki-dinsel kaygılar etrafında şekillenir ve kişi bu düşüncelerin mantıksız olduğunu bilse bile onları kontrol edemez. Örneğin kapıyı defalarca kontrol etmek, sürekli el yıkamak ya da belirli sayılarda tekrarlar yapmak kompulsif davranışlara örnektir. Bu semptomlarda kritik nokta, kişinin bu obsesyon ve kompulsiyonlara günde gündelik yaşamını olumsuz etkileyecek zaman ayırması ve bunların işlevselliğini belirgin şekilde bozmasıdır.
Psikodinamik açıdan bakıldığında obsesif davranışlar, bilinçdışı çatışmaların ve bastırılmış dürtülerin dışavurumu olarak görülür; kişi çoğu zaman kontrol ve düzen arayışı ile içsel çatışmalarını yönetmeye çalışır. Freud’un erken dönem çalışmalarından başlayarak, OKB anal dönemde yaşanan travmatik deneyimler ve kontrol mücadelesiyle ilişkilendirilmiştir. Çocukluk döneminde yoğun suçluluk duyguları, katı ebeveyn tutumları, mükemmeliyetçi beklentiler ya da erken yaşta gelişen aşırı sorumluluk hisleri bu çatışmaları besleyebilir ve kişide güçlü bir kontrol ihtiyacı yaratabilir. Bilinçdışında bastırılan agresif dürtüler ve suçluluk duyguları, obsesif düşünceler halinde yüzeye çıkar; kompulsif davranışlar ise bu kabul edilemez dürtüleri nötralize etme ve suçluluğu azaltma işlevi görür. Modern psikodinamik anlayış, bu dinamikleri daha esnek bir çerçevede ele alır ve erken dönem nesne ilişkilerinin, bağlanma örüntülerinin ve benlik gelişiminin OKB oluşumundaki rolünü vurgular. Terapi sürecinde amaç, sadece kompulsiyonları azaltmak değil, kişinin bilinçdışı kaygılarla nasıl başa çıktığını anlamasını sağlamak ve daha esnek, kendine karşı anlayışlı bir iç dünya kurmasına yardımcı olmaktır. Böylece kişi, takıntılarının yalnızca semptomdan ibaret olmadığını, aynı zamanda içsel dünyasında kendine dair daha derin bir şeyler anlattığını fark ederek kendine dair bir farkındalık edinmiş olur.